| Psikiyatri Tarihi |
Sayfa 1 - 3 Eski Çağlar Mısır, İbrani ve Yunan uygarlıklarının gelişmesiyle,insanlık tarihinin düşünme, çevresindeki evreni gözleme ve olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini araştırma döneminin açıldığına şahit oluyoruz. Toplumun iç ihtiyaçlarından çıkan bu akım sağlık alanında da sözcülerini buluyor ve böylelikle hastalıkları kötü niyetli kuvvetlerin oyunu ve Tanrısal ceza sayan tıbbın yanında, deliliğinde sebep sonuç ilişkisine bağlı bir hastalık olduğu ve tedavi edilmesi gerektiğini ileri süren görüşlerin gelişmeye başladığını görüyoruz (Savaşır,1972). Bu çağda yaşamış olan Hipokrat akıl hastalıklarını doğal etkenlerle açıklamıştır. Hipokrat’ın tıbba kattığı histeri, melankoli gibi terimler bugün dahi kullanılmaktadır. Ayrıca Hipokrat o çağlara kadar kutsal bir hastalık olarak bilinen epilepsinin bir beyin hastalığı olduğunu savunarak hastalıklara bilimsel bir bakış açısının geliştirilmesinde etkili olmuştur (Öztürk, 1992). Artık akıl hastalıklarına bakış açısı da değişmeye başlamıştır. Hipokrat’ tan sonra Eflatun, Aristo, Aesclapiades, Cicero, Soranos gibi filozoflarda akıl hastalıklarının doğal olaylarla açıklanmasına katkıda bulunmuşlardır (Öztürk,1992). Hatta artık akıl hastalığı sadece korkulan ve rahatsız olunana bir durum olmaktan çıkmış hakkında daha kabullenici ve insancıl yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Örneğin, Erasmus Deliliğe Övgü (1987) adlı eserinde akıl hastalıklarına karşı toplumda varolan yargıların tamamen dışına çıkarak deliliğin bilgelik ve kendini bilge sanmak olduğunu ileri sürerek deliliğe övgüler yağdırmıştır (Erasmus,1987). Orta Çağ Ancak bu aydınlanış dönemi çok uzun sürmemiş ve Batı dünyasında Karanlık Çağlar diye bilinen orta çağda gerileme olmuş ve İsa’ dan sonraki 3. Yüzyıllarda yeniden gizemci, büyüsel düşünce egemenlik kazanmaya başlamıştır. Bu uygarlık gerilemesinde Eski Yunan ve Roma ‘nın çöküşünün mü ,yoksa gelişen Hristiyanlığın dogmatik biçimde gizemci büyüsel değerlere önem verişinin mi etken olduğu tartışılabilir. Ancak Musevilik ve Hristiyanlık dinlerinin ruh sağlığı anlayışına büyüsel düşüncenin ötesinde bir değişiklik getirmediği de gerçektir. Bu dinlerin kitaplarındaki açıklamalar ; akıl hastalarına yapılan işkencelerin ve yok etmelerin kaynağı, hiç değilse destekçisi olarak kullanılmıştır. Orta Çağ Avrupa’ sında akıl hastaları şeytanın yakaladığı bir büyücü olarak avlanıp, diri diri yakıldıkları bilinen gerçeklerdir (Öztürk,1992). Orta Çağda akıl hastalıklarıyla önce cinsel hastalıklar tarzında karşılaşılmış ve bu insanlar toplumdan tecrit edilmişlerdir. Bunedenle de hastalar büyük bir ahlaki yargılar bütününün kıskacına girmiştir. Akıl hastası olan bireyler toplumun düzen ve huzurunu bozduğu, kötü ruhun temsilcisi olduğundan kendisinden korkulduğu için kentlerin dışına atılmışlar, kırlara yollanmış bir tüccar ve ya hacı grubuna emanet edilmişlerdir. Belediye örgütleri akıl hastalarını serseri diye itham ettikleri için tutuklayabilmişler. Hatta bu dönemlerde yüklerinin yanı sıra akıl hastalarını da bir şehirden başka şehire taşıyan gemilerde var olmuştur (Foucault,2000). Rönesans Avrupa da 12. ve 13. Yüzyıllardan başlayarak Hristiyan kilisenin katı, acımasız, dogmatik tutumlarına karşı giderek artan tepkiler belirmiştir. Sanatta, kültürel yaşamın her kesiminde gücünü dinden alan otokratik ve feodal kuruluşların egemenliği giderek zayıflamaya başlamıştır. İşte bu sıralarda artık büyücü avı, akıl hastalarını şeytanın temsilcisi diye yakma uygulamaları sonlanmıştır. Avrupa toplumu, İslam dünyasının gelişmiş bilimsel çalışmalarını, eski Yunan düşünürlerini tanımıştı ve bütün bu değişiklikler ve akımlar bilimsel düşünme ve araştırma yapma kapılarını açmıştı.16. 17, yüzyıllardan sonra tıp alanında büyük değişikliklere yol açacak bir ortam doğmaya başlamıştı (Öztürk,1992). Ancak bu kez de 17. Yüzyılın ortalarından itibaren akıl hastalığı kapatma ve burayı onların doğal yeri olarak gören bir anlayışa bağlı olmuştur. Akıl hastaları yakılmaktan kurtulmuştur ancak bu kez de son derece kötü mekanlara kapatılmaları söz konusu olmuştur. 1956 yılında Paris’ de Genel Hastanenin kurulması ilk bakışta reform gibi görünen bir uygulama olmasına karşın,aslında hiçbir tıbbi temele oturtulmamış, o dönemde Fransa’ da örgütlenmekte olan monarşik ve burjuva düzenin bir yürütme makamı halini almıştır. Bu genel hastaneler ev, hastane, huzurevi gibi varolan pek çok kurumu birlikte ele almışlar; hastaların yanı sıra fakirlerinde buraya kapatılmasını öngörmüş ve yine akıl hastaları ile bu kez de fakirler toplumdan tecrit edilmişlerdi (Foucault,2000; s: 90). |
![]() | Bugün | 119 |
![]() | Bu Ay | 1240 |
![]() | Toplam | 136420 |